Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gençağa Karafazlı
Gençağa Karafazlı

Hesap sorulması gereken kişiler hırsızlardan hesap soramaz:

Hesap sorulması gereken kişiler hırsızlardan hesap soramaz:
Ülkenin dört bir yanı artık bir bataklığa dönüşmüş durumda. Battıkça batıyoruz. Çürüme ve yozlaşma yalnızca birkaç kurumda değil, devlet yönetiminin ve siyasetin bütün alanlarında kendisini gösteriyor. Pislik her yere yayılmış, adaletsizlik ve hukuksuzluk sıradanlaştırılmış durumda.
Ve bütün bunların siyasi sorumluluğunu taşıyan iktidar hâlâ çıkıp “Kim sorumluysa hesap verecek” diyor.
Öyleyse soruyoruz:
Kim hesap verecek?
İktidara yakın olanlar mı, yoksa yalnızca iktidarın karşısında duranlar mı?
Erdoğan ailesiyle bağlantısı olduğu kamuoyunda tartışılan Pasifik Holding’e yönelik operasyon iddiasından neden son anda vazgeçildi? Eğer gerçekten “kim sorumluysa hesap verecek” deniyorsa, iktidarın çevresindeki isimler ve siyasi bağlantılar da aynı kararlılıkla sorgulanmak zorunda değil mi?
Bir bakanın milyonlarca liralık yatırım yapabilecek parayı nereden bulduğu sorusu ortadayken, kamuoyuna açık ve tatmin edici bir açıklama yapılması gerekir. Bunun yerine “Bakan hanım affını istedi, Reis de affını kabul etti” deniliyorsa insanın sormaması mümkün mü:
Ne affı?
Kamu görevi yapan bir insanın hesap vermesi gereken yerde “af” mekanizması işletilemez.
Bakanlık makamı padişahlık makamı değildir. Devlet kişisel lütuflarla yönetilemez. Kamu görevlileri halka hesap vermek zorundadır.
Dün “Bizi kandırdılar, Allah affetsin” diyen anlayış, bugün de ciddi iddialarla karşı karşıya kalan siyasetçileri “affederek” dosyayı kapatmaya çalışıyorsa, burada yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküş vardır.
Bu ülkede gazeteci yaptığı haber nedeniyle soruşturuluyor. Yazar düşüncesini açıkladığı için baskı görüyor. Öğrenci hakkını istediği için tutuklanabiliyor. İşçi hakkını aradığı için baskı görebiliyor. Sendikacı mücadele ettiği için hedef alınabiliyor.
Ama milyonlarca insanın hakkını ilgilendiren kamu kaynakları ve siyasi ilişkiler söz konusu olduğunda neden aynı hukuk işletilmiyor?
“Nereden buldun?” sorusu neden herkese sorulmuyor?
İşte meselenin özü burada.
Bir iktidar düşünceyi tehdit olarak görüyorsa, eleştiriyi susturmaya çalışıyorsa, basını baskı altına alıyorsa, örgütlenme ve sendikal hakları daraltıyorsa, öğrencinin, işçinin, kadının ve toplumun farklı kesimlerinin demokratik taleplerine baskıyla karşılık veriyorsa, burada demokrasi açısından çok ciddi bir sorun vardır.
Ve açık konuşalım:
Faşizm budur.
Faşizm yalnızca geçmişte yaşanmış bir rejimin adı değildir. Faşizm; farklı düşünceleri düşmanlaştıran, muhalefeti bastıran, örgütlenme özgürlüğünü boğan, toplumu korkuyla yönetmeye çalışan, devlet gücünü eleştirenlerin üzerine salan ve halkın demokratik iradesini baskı altına alan anlayıştır.
Halkların kardeşliğine düşmanlık da bu anlayışın en tehlikeli yüzlerinden biridir.
İnsanları kimliğine, diline, inancına, kökenine veya yaşadığı bölgeye göre birbirine düşman etmeye çalışan her siyaset, toplumsal barışa zarar verir. Halkların birbirine düşman edilmesi; işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin ortak sorunlarını görünmez hâle getirir.
Bu ülkede Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkes’i, Arap’ı ve bütün halkları birbirine düşmanlaştıran değil, eşit yurttaşlık ve kardeşlik temelinde bir arada yaşamasını savunan bir anlayışa ihtiyaç vardır.
Çünkü halkların kardeşliği, iktidarların lütfu değildir.
Halkların kardeşliği halkların hakkıdır.
İşçinin Türk’ü, Kürd’ü olmaz.
Yoksulluğun dili olmaz.
Emeğin milliyeti olmaz.
Adaletin etnik kimliği olmaz.
Baskıya karşı mücadele eden insanların ortak noktası, insan onurunu ve özgürlüğünü savunmalarıdır.
Bugün iktidarın politikaları; işçilere, emekçilere, öğrencilere, gazetecilere, yazarlara, eğitimcilere, kadınlara ve farklı toplumsal kesimlere yönelik baskılar nedeniyle ağır biçimde eleştirilmektedir. Bu baskıcı anlayışın giderek otoriterleştiğini ve faşizan uygulamalara zemin hazırladığını söylemek artık toplumdaki ciddi bir siyasal eleştiridir.
Halk düşmanı politikalar normalleştirilemez.
Emek düşmanı politikalar kader değildir.
Basını susturmak demokrasi değildir.
Gençleri susturmak demokrasi değildir.
İşçinin hakkını aramasını engellemek demokrasi değildir.
Halkları birbirine düşmanlaştırmak demokrasi değildir.
Ve kamu gücünü elinde bulunduranların hesap vermemesi hiçbir şekilde hukuk devleti olarak açıklanamaz.
Bu düzen çürümüştür.
Bu düzen adaletsizdir.
Bu düzen hesap vermemeyi alışkanlık hâline getirmiştir.
Ve iktidar, kendi yarattığı bu çürümenin siyasi sorumluluğundan kaçamaz.
Hiç kimse “Bakan istifa etti, mesele kapandı” diyerek milyonlarca insanın sorduğu soruların üzerini örtemez.
Hiç kimse “Affettik” diyerek kamuoyunun hesap sorma hakkını ortadan kaldıramaz.
Devlet babanın çiftliği değildir.
Kamu malı kişisel mülk değildir.
Bakanlık makamı dokunulmazlık zırhı değildir.
Siyasi iktidar hesap vermeme ayrıcalığı değildir.
Ve hiçbir iktidar halkın üzerinde değildir.
Gerçek demokrasi; özgür basındır, bağımsız yargıdır, düşünce ve ifade özgürlüğüdür, sendikal özgürlüktür, öğrencinin hakkını arayabilmesidir, işçinin örgütlenebilmesidir, halkların eşitliğidir ve en önemlisi iktidar sahibinin de hesap verebilmesidir.
Bunlar yoksa geriye yalnızca güç kalır.
Denetlenmeyen güç yozlaşır.
Yozlaşan güç hesap vermiyorsa çürür.
Çürüyen sistem ise bütün toplumu kendi bataklığının içine çeker.
Artık soruların üzeri “af” denilerek örtülemez.
Artık halkların kardeşliği düşmanlaştırılamaz.
Artık emeğin, özgürlüğün ve adaletin sesi baskıyla susturulamaz.
Çünkü bu ahlaksız, adaletsiz, baskıcı ve faşizan düzene karşı çıkmak; insan onurunu, özgürlüğü, emeği, eşitliği ve halkların kardeşliğini savunmaktır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER