TBMM’de Evet ,Hayır oylaması ve yapılan eleştirilere Marksist açıdan bir ayrım koymak gerekiyor.
Meclis vardır, seçim vardır, legal siyaset vardır; ama Marksizm devleti ve parlamentoyu sınıflar üstü, herkese eşit mesafede duran kurumlar olarak görmez. Kürtlerin Meclis’e girmiş olması Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmediği gibi, işçilerin sendika kurabilmesi de sınıf sömürüsünün sona erdiği anlamına gelmez.
Bir hakkın kullanılmasına izin verilmesiyle o hakkın gerçekten güvence altına alınması aynı şey değildir.
Ama buradan “öyleyse silahlı mücadele sürsün” sonucu da çıkmaz. Benim söylediğim tam tersidir: Silahların susmasını savunmak, AKP’ye güvenmek değildir.
Bir Marksist, gençlerin ölmesini istemediği için silahlı çatışmanın bitmesini savunabilir; aynı anda iktidarın hazırladığı yasayı yetersiz, antidemokratik ve tasfiye amaçlı bulabilir.
Bunlar birbirinin zıddı değildir.
Asıl yanlış ikilem şu: Ya bu yasayı alkışlayacaksın ya da savaşın devamını isteyeceksin. Hayır. Üçüncü bir yol vardır ve sosyalistlerin durması gereken yer orasıdır:
Silahlar sussun; ama Kürt sorunu güvenlik ve tasfiye meselesine indirgenmesin.
Demokratik haklar pazarlık konusu yapılmadan tanınsın. AİHM kararları uygulansın, siyasal tutsaklık sona ersin, kayyım rejimi bitsin, ifade ve örgütlenme özgürlüğü sağlansın, anadil ve yerel demokrasi üzerindeki baskılar kaldırılsın. Ve bütün bunlar Erdoğan’ın lütfu değil, halkların hakkı olarak güvence altına alınsın.
“Yasada Kürt’ün K’sı yok” diyorsun. İşte tam da bu nedenle ben de bu metni bir Kürt sorununun çözüm yasası olarak görmüyorum. Silahlı örgütün tasfiyesini düzenlemek başka şeydir, yüz yıllık ulusal eşitsizliği çözmek başka şey.
Fakat burada ulusalcı bakışla da ayrışıyorum. Çünkü devletin Kürtlere yönelik tarihsel baskısını görmezden gelip bütün meseleyi “terör örgütüyle niye konuşuluyor?” sorusuna indirgemek de sınıfsal değildir.
Devlet bugün Kürde ne yapıyorsa, başka biçimlerde işçiye, sosyaliste, gazeteciye, öğrenciye de aynı zor aygıtıyla yöneliyor. Sorun yalnız Erdoğan değildir;
sorun, sermayenin ve devletin ihtiyaçlarına göre çalışan otoriter düzenin kendisidir.
PKK’nin finansmanı, yöntemleri, yöneticilerinin politikaları ayrıca eleştirilebilir. Marksist olmak hiçbir örgüte dokunulmazlık tanımak değildir. Aynı şekilde Kürt siyasi hareketini eleştirmek de Kürt halkının demokratik haklarını inkâr etmeyi gerektirmez. Ne devlet kutsaldır ne örgüt. Esas olan halkların ve emekçilerin çıkarıdır.
Benim ulusalcılığa itirazım da “Atatürkçüsünüz, kötüsünüz” kolaycılığı değildir. İtirazım şudur: Devletin mevcut sınırlarını, resmî ideolojisini ve güvenlik anlayışını sınıflar üstü bir “milli çıkar” gibi savunmaya başladığınız anda, farkında olmadan işçiyi de Kürdü de ezen devlet aygıtının yanında konumlanırsınız.
Aynı eleştiriyi Kürt milliyetçiliğine de yaparım: Kürt burjuvasıyla Kürt işçisinin çıkarını “ulusal birlik” içinde aynılaştırırsanız orada da sınıf siyaseti kaybolur.
Dolayısıyla benim tutumum çok açık:
Bu iktidara güvenmiyorum. Bu yasayı demokratik çözüm olarak görmüyorum. Kürt hareketinin bunu tarihî zafer gibi sunmasına da katılmıyorum. Ama silahların susmasını, çatışmanın bitmesini ve Kürt halkının eşit yurttaşlık haklarının eksiksiz tanınmasını savunuyorum.
Çünkü Marksist için mesele “devlet mi PKK mi?” değildir.
Mesele, Türküyle Kürdüyle emekçi halkların devletin, sermayenin ve her türlü milliyetçi siyasetin vesayetinden kurtulmasıdır.
Süleyman Hacıbektaşoğlu
