Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

KENDİSİ ÇALMADIYSA NE OLDU, ÇALAN SINIFIN KASASINI KORUMADI M?

KENDİSİ ÇALMADIYSA NE OLDU, ÇALAN SINIFIN KASASINI KORUMADI M?Bak ne

KENDİSİ ÇALMADIYSA NE OLDU, ÇALAN SINIFIN KASASINI KORUMADI M?

Bak ne diyeceğim sana, benim gariban kardeşim…

Farzedelim ki;

“Ecevit çalmadı.”

“Demirel çalmadı.”

“Erbakan’ın boğazından haram lokma geçmedi.”

“Necdet Sezer görevden ayrılırken devletin arabasına değil, kendi arabasına bindi.”

İyi de sen neden yalnızca bu yöneticilerin cebine bakıyorsun?

Bir siyasetçinin dürüstlüğünü yalnızca devlet kasasından kendi hesabına para aktarıp aktarmadığıyla mı ölçeceğiz?

Kendisi almamış olabilir. Peki iktidarı boyunca kim aldı, kim biriktirdi, kim zenginleşti; bunun bedelini kim ödedi?

Tüm bunlara bakmayacak mıyız?

SOYGUNUN YASAL OLANI

Kapitalizmi yalnızca rüşvet, zimmet ve devlet kasasından para çalmak üzerinden okursan asıl büyük servet aktarımını göremezsin.

İşçi üretir; üretilen değerin önemli bir bölümü sermaye sahibinin mülkiyetinde birikir.

Halktan vergi alınır; teşvik, kredi, ihale, garanti ve vergi avantajlarıyla sermayeye kaynak aktarılır.

Kamu işletmeleri özelleştirilir; ücretler enflasyon karşısında erir; ekonomik krizlerin faturası büyük ölçüde ücretliye ve yoksula çıkar.

Bunların çoğu yasaldır.

Zaten düzenin mahareti de buradadır:

Servetin aşağıdan yukarıya aktarılmasını suç olmaktan çıkarıp ekonomi politikası hâline getirir.

Sonra yöneticinin mütevazı evini, eski paltosunu, delik ayakkabısını gösterir:

“Bakın, kendisi çalmadı!”

İyi de mesele onun cebi değil ki.

Koruduğu kasaya bak.

CUMHURİYET VE “MİLLÎ BURJUVAZİ”

Bu düzen Erdoğan’la başlamadı.

Cumhuriyet’in kuruluş döneminde ekonomik bağımsızlığın araçlarından biri olarak Türk ve Müslüman bir girişimci sınıfın geliştirilmesi hedeflendi. Devlet kredileri, ihaleler, korumacılık ve çeşitli ayrıcalıklar özel sermaye birikiminde önemli rol oynadı.

Bu sürecin gerisinde Osmanlı’nın son döneminden devralınan çok daha karanlık bir mülkiyet aktarımı tarihi de bulunuyordu. Ermeni ve Rum mallarının el değiştirmesi, mübadele ve daha sonraki ayrımcı uygulamalar ekonomik yapının dönüşümünde rol oynadı.

1942’de İnönü döneminde çıkarılan Varlık Vergisi ise özellikle gayrimüslim yurttaşları çok ağır biçimde etkiledi ve mülkiyet transferlerini hızlandırdı.

Devlet bir yandan fabrikalar kurdu, diğer yandan özel sermayenin gelişeceği zemini oluşturdu.

Dolayısıyla mesele yalnızca:

“Atatürk çaldı mı?”

“İnönü çaldı mı?”

sorusu değildir.

Sorulması gereken şudur:

Kurulan ekonomik düzen içinde kimin çalmasına göz yumuldu ve mülkiyet kimlerin elinde birikti?

MENDERES’TEN DEMİREL’E: BÜYÜYEN KİMDİ?

Menderes döneminde özel sermayenin hareket alanı genişledi. Tarımda makineleşme, dış krediler, ithalat, altyapı yatırımları ve devlet destekleri yeni bir sermaye birikimi döneminin parçaları oldu.

Kırdan kente büyük göç başladı; kentlerin yeni işçi sınıfı büyüdü.

Ardından Demirel geldi.

Barajlar yapıldı, yollar açıldı, fabrikalar çoğaldı, Türkiye sanayileşti.

Fakat şu soruyu sormadan “kalkınma” sözcüğünün hiçbir anlamı yoktur:

Üretilen zenginlik nasıl bölüşüldü?

Koç büyüdü.

Sabancı büyüdü.

Bankalar, holdingler, büyük müteahhitler büyüdü.

İşçi de büyüyen fabrikalarda daha fazla üretmeye devam etti.

Demirel’in kişisel banka hesabından önce bakılması gereken yer burasıdır.

Çünkü siyasal iktidarın sınıfsal karakteri, başbakanın cüzdanından değil, devletin hangi mülkiyet ilişkilerini koruduğundan anlaşılır.

“Demirel çalmadı” diyorsun.

Çalmadıysa bile sermayenin büyüdüğü düzenin barajını yaptı, yolunu açtı, elektriğini bağladı.

ECEVİT ÇALMADI; PEKİ DÜZEN DEĞİŞTİ Mİ?

En güçlü örneklerden biri Ecevit’tir.

“Ecevit dürüsttü.”

Olabilir.

Kişisel sadeliği ile siyasal olarak temsil ettiği ekonomik düzen aynı şey değildir.

Ecevit işçiden, köylüden, kooperatiflerden ve “halk sektörü”nden söz etti. Halk sektörünü büyük sermayeye karşı ekonomik gücü daha geniş toplumsal kesimlere yaymanın bir aracı olarak savundu.

Fakat özel mülkiyete dayalı ekonomik yapı devam etti.

Koç vardı.

Sabancı vardı.

Bankalar ve holdingler vardı.

Ücretli emek ile sermaye arasındaki temel ilişki ortadan kalkmadı.

Dolayısıyla Ecevit’in kişisel olarak zenginleşmemesi önemli bir kişisel özellik olabilir; fakat bundan kapitalist bölüşüm düzeninin ortadan kalktığı sonucu çıkmaz.

Kişisel dürüstlük başka şeydir, sınıfsal düzen başka.

Bu ayrımı yapmazsan siyaseti kişilerin ahlak hikâyesine indirgersin.

ÖZAL: ADI KONULAN DÖNÜŞÜM

24 Ocak 1980 kararları Türkiye ekonomisinin dışa açılmasını, piyasa mekanizmalarının ağırlığının artırılmasını ve yeni bir ekonomik programı hedefliyordu; Turgut Özal bu programın hazırlanmasındaki merkezi isimlerden biriydi. 12 Eylül sonrasında da ekonomi yönetiminde görev aldı.

12 Eylül aynı zamanda sendikal hareketin ve grevlerin ağır biçimde bastırıldığı bir dönem yarattı. Akademik çalışmalar, askeri rejim ortamının 24 Ocak programının uygulanmasını kolaylaştırdığına dikkat çekmektedir.

Özal döneminde piyasa, özel girişim, dışa açılma ve daha sonra özelleştirme siyasetin merkezine yerleşti.

Artık sermayenin büyümesi saklanacak bir şey değildi.

Başarı ölçüsü hâline getirildi.

Özal’ın kişisel cebine ne koyduğundan önce, Türkiye’de sermaye-emek ilişkilerinin hangi yönde dönüştüğüne bakmak gerekir.

ÇİLLER VE ERBAKAN: SÖYLEM DEĞİŞTİ, MÜLKİYET KALDI

1990’larda finansallaşma, yüksek faiz, kamu borçları, krizler ve özelleştirmeler üzerinden büyük servet hareketleri yaşandı.

Çiller döneminin ardından Erbakan geldi.

“Adil Düzen” dedi.

Faize karşı çıktı.

“Havuz sistemi”ni savundu.

Fakat özel mülkiyet düzeni ve ücretli emek-sermaye ilişkisi ortadan kalkmadı.

Üstelik Türkiye’de geleneksel büyük sermayenin yanında Anadolu’da gelişen yeni sermaye çevreleri de güçleniyordu.

Sermayenin coğrafyası, kültürü veya yaşam biçimi değişebilir.

Sömürü ilişkisi bundan dolayı ortadan kalkmaz.

Sermayenin başına takke takınca sömürü ibadete dönüşmez.

NECDET SEZER’İN KENDİ ARABASI

Necdet Sezer’in görevinden ayrılırken kendi arabasına binmesi toplumun belleğinde kişisel tutumluluğun simgelerinden biri olarak kaldı.

Güzel.

Zaten kamu malını kişisel çıkarı için kullanmamak bir yöneticide bulunması gereken asgari ahlaki ölçüdür.

Fakat bunun başka bir sorunun cevabı olduğunu unutmayalım.

Devlet hangi mülkiyet düzenini koruyordu?

Fabrikaların mülkiyeti kime aitti?

Bankalar kimin elindeydi?

Üretim araçları üzerinde kim karar veriyordu?

Sezer’in makam arabasından inmesi bunları değiştirmedi.

Makam arabasından inmek başka şeydir, sermayenin devletinden inmek başka.

ERDOĞAN: YENİ OLAN DÜZEN DEĞİL, ÖLÇEĞİ VE YÖNTEMİ

Erdoğan döneminde özelleştirmeler, büyük altyapı projeleri, kamu, özel işbirlikleri, kamu garantileri ve büyük ihaleler sermaye birikiminin önemli araçlarından biri hâline geldi.

İktidarla yakın ilişkileri nedeniyle kamuoyunda “beşli çete” diye anılan şirketler bu dönemin sembolü oldu.

Fakat meseleyi beş şirkete indirgemek yanıltıcıdır.

Beş şirket gider, başka beş şirket gelir.

Patronun adı değişir.

Holdingin tabelası değişir.

İhaleyi alan değişir.

Üretim araçlarının mülkiyeti ve emeğin ürettiği değerin paylaşım biçimi değişmiyorsa temel ilişki yerinde durur.

Erdoğan bu düzeni kurmadı.

Fakat Türkiye’de sermaye ile siyasal iktidar arasındaki ilişkinin çok daha merkezileştiği ve görünürleştiği bir dönemin başındaki siyasal aktördür.

“ÇALMADI” DEĞİL, KİMİN SERVETİNİ BÜYÜTTÜ?

Benim gariban kardeşim…

Sana yöneticinin eski paltosunu gösteriyorlar.

Mütevazı evini gösteriyorlar.

Kendi arabasını gösteriyorlar.

Sen de:

“Adam çalmadı” diyorsun.

Oysa ekonomi, siyasetçinin cüzdanından ibaret değildir.

Bir iktidarı anlamak istiyorsan paranın hareketini izle.

Kim üretiyor?

Kim sahip oluyor?

Vergi kimden alınıyor?

Teşvik kime veriliyor?

Krizin bedelini kim ödüyor?

Servet kimin elinde birikiyor?

Asıl hesap burada tutuluyor.

Atatürk’ten İnönü’ye, Menderes’ten Demirel’e, Ecevit’ten Özal’a, Çiller’den Erbakan’a ve Erdoğan’a kadar dönemler, kişiler, yöntemler ve politikalar birbirinin aynısı değildir.

Tersini söylemek tarihsel farklılıkları silmek olur.

Fakat değişmeyen temel bir yapı vardır:

Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan sınıflı düzen.

Bu nedenle bir siyasetçinin kişisel olarak rüşvet almaması, kamu malını kendi çıkarı için kullanmaması veya mütevazı yaşaması elbette önemlidir; ama onun yönettiği ekonomik düzen hakkında tek başına hiçbir şey kanıtlamaz.

Kimi kendi cebini doldurur.

Kimi doldurmaz.

Fakat mesele yalnızca kimin elinin kasaya girdiği değildir.

Mesele kasanın kime ait olduğudur.

İşte bunun için “Çalmadı” sözüyle yetinme.

Daha büyük soruyu sor:

KENDİSİ ÇALMADIYSA, KİMİN KASASINI KİME KARŞI KORUDU?

Salim Diyap

#Sınıf #Emek #Sermaye #Kapitalizm #İşçiSınıfı #Sömürü #Servet #TürkiyeSiyaseti #EkonomiPolitik #Özelleştirme #Eşitsizlik #SalimDiyap